Vergi Yerine Hayırseverlik: Devletin Görevi Bağışa mı Devrediliyor, Yoksa Vergi Kaçırmanın Kılıfı mı Değişiyor?
Vergi Yerine Hayırseverlik: Devletin Görevi Bağışa mı Devrediliyor, Yoksa Vergi Kaçırmanın Kılıfı mı Değişiyor?
Türkiye’de uzun süredir tartışılan, kriz dönemlerinde can yakan ama yapısal çözümlerden ziyade popülist söylemlerle üstü örtülen çok temel bir gerçek var: Vergi adaletsizliği.
Özellikle sabit maaşla çalışan milyonlarca insan için vergi, daha ücret eline geçmeden bordrodan kesilen, kaçınılmaz ve giderek ağırlaşan bir pranga. İşçi, memur, emekli… Gelir elde ettiği anda devlet peşin olarak payını alıyor. Üstelik bu pay, artan vergi dilimleriyle yılın ortasına gelmeden çalışanların belini büküyor. Çarşıda, pazarda, akaryakıtta ödenen dolaylı vergiler de cabası.
Ancak aynı ülkenin makroekonomik tablosunda bambaşka bir gerçeklik daha var. Kamu ihaleleriyle, imar rantlarıyla veya kuralsız piyasa koşullarında hızla ve devasa servetlere ulaşan bazı ekonomik aktörler, devlete ödemeleri gereken asli vergi yükümlülüklerini yerine getirmek yerine, sahneye “hayırsever” kimliğiyle çıkıyor. Okullar, camiler, taziye evleri, kültür ve bilim merkezleri…
Hayırseverlik mi, “Yasal” Vergi Kaçırma mı?
Elbette bu tür yapıların topluma kazandırılmasının pratik bir faydası var; kimse bir eğitim veya sağlık tesisinin inşasına karşı çıkmaz. Ancak burada sorgulanması gereken esas mesele, bu yatırımların varlığı değil, sistemin ardındaki asimetrik ahlak ve finansman modelidir.
Bugün vergi mevzuatımızdaki geniş muafiyetler ve indirimler sayesinde, yapılan bu sözde “bağışlar” büyük oranda kurumlar vergisinden düşülmektedir. Yani milyonlarca liralık vergi borcu olan bir sermayedar, devlete nakit olarak ödemesi ve hazinenin genel bütçesine aktarılması gereken bu parayı, kendi adını taşıyan bir bina inşa ederek sıfırlayabilmektedir.
Bu durum basit bir iyilikseverlik değil; kamu kaynağının, şahsi bir halkla ilişkiler (PR) ve itibar yönetimi kampanyasına dönüştürülmesidir. Devletin kasasına girmesi gereken para, sermayedarın ismini altın harflerle duvarlara yazdırmasına hizmet etmektedir. Bu, en hafif tabiriyle, vergi yükümlülüğünden kaçınmanın, kanuni boşlukları kullanarak “yasal” yollarla vergi kaçırmanın ve toplumsal bir lütufkârlık illüzyonu yaratmanın ta kendisidir.
Vergi Olmadan Kalkınma, Devlet Olmadan Adalet Olmaz
Modern ve evrensel devlet düzeninde kamu hizmetleri, şahısların merhametine, bireysel bağışlarına veya PR bütçelerine terk edilemez. Kalkınma, “sadaka kültürüyle” veya zenginlerin “lütfuyla” değil, adil toplanmış vergilerle finanse edilen rasyonel devlet planlamasıyla gerçekleşir.
- Planlama Zafiyeti: Vergi sistemi, kaynakların toplumun öncelikli ihtiyaçlarına göre (örneğin dezavantajlı bir köye altyapı, deprem bölgesine hastane) dağıtılmasını sağlar. Bağış modelinde ise yatırımın nereye yapılacağına devlet değil, parayı veren kişi karar verir. Bu da bölgesel eşitsizlikleri derinleştirir.
- Devletin Rolünün Aşınması: Vergi yerine bağışların ön plana çıktığı bir ekonomik modelde, devletin düzenleyici ve planlayıcı gücü zayıflar. Kamu bütçesinin yerini, sermaye sahiplerinin görünürlük projeleri alır. Devlet, vatandaşının anayasal hakkı olan hizmetleri sunan bir aygıt olmaktan çıkıp, “hayırseverlere” plaket dağıtan bir organizatöre dönüşür.
- Meşruiyet Krizi: Bir ülkede öğretmenin, işçinin, memurun boğazından kesilip alınan vergilerle sistem ayakta tutulurken; devasa kârlar elde edenlerin topluma katkısı sadece şov amaçlı bağış projeleri üzerinden yürüyorsa, o ülkede vergi sistemine olan inanç çöker. Eşitlik ilkesi zedelenir.
Sonuç: Adalet, Vitrin Projelerinde Değil Bordrolardadır
Bugün Türkiye’de cesaretle tartışılması ve yüzleşilmesi gereken mesele tam olarak budur. Devlet, kamusal hizmetleri sağlam, kurumsal ve tavizsiz bir vergi sistemiyle mi finanse edecek, yoksa giderek büyüyen, eşitsizliği perçinleyen bir “hayırseverlik ekonomisine” mi boyun eğecek?
Gerçek hayırseverlik, verginin yerine geçmez; vergisi son kuruşuna kadar ödenmiş temiz bir kazancın ardından, isimsiz ve gösterişsiz yapılan bir erdemdir. Gerçek kalkınma ise, kimsenin kimseye lütufta bulunmadığı, herkesin gücü oranında vergi ödediği ve o vergilerin şeffafça topluma döndüğü bir sistemle mümkündür.
Çünkü modern ve adil bir devlette okul da, bilim merkezi de, sosyal tesis de aslında tek bir kaynaktan, en temiz kaynaktan doğar: Alın teriyle kazanılmış ve adilce toplanmış vergilerden.
Turgay SİMAVİ – malatyasiyaset.com