Kapıyı Çalmayan Adam ve Bugünün Siyaseti: Ricasız Yaşamak Suç mu?
Kapıyı Çalmayan Adam ve Bugünün Siyaseti: Ricasız Yaşamak Suç mu?
Giriş: Bir Hikâyeden Daha Fazlası
Yıl 1876… Osmanlı’nın son demleri denir. İstanbul’da bir konak. Avluda oturan bir paşa… Kapıda kuyruk olmuş insanlar… Her biri bir talep, bir rica, bir beklentiyle bekler: iş ister, affedilmek ister, para ister, torpil ister.
Ama aralarında bir kişi vardır ki düzene uymaz.
O adam kapıyı çalmaz.
Ve hikâyenin ağırlığı tam da buradan başlar.
Çünkü bu hikâye bir “paşa masalı” değil; gücün psikolojisini, “rıza”nın nasıl satın alındığını, “itaat”in nasıl normalleştirildiğini anlatır. Üstelik sadece 1876’yı değil… 2026’yı da.
Gücün Gerçek Ölçüsü: Ricacı Olmayan
Paşa sorar:
“Sen niye bekliyorsun?”
Adam cevap verir:
“Bir şey istemeye gelmedim.”
Bu cümle aslında, o avludaki bütün düzeni sarsar. Çünkü o düzenin yakıtı şudur:
-
İsteyen olacak,
-
İmza atan olacak,
-
Verirse sevilecek,
-
Vermezse düşman ilan edilecek.
Yani ilişki şu temelde kurulur:
Halk = isteyen
Siyaset/iktidar = veren
Bu denklem bir noktaya kadar normaldir. Devlet vatandaş için vardır. Ancak mesele şu:
Bugünün siyasetinde bu denklem yer yer bozulmuş durumda.
Artık “hak” talebi değil,
“rica” talebi konuşuyor.
Birçok insan hakkını istemiyor.
Birçok insan hakkını alması gerektiği gibi alamıyor.
Onun yerine bir kapı arıyor.
Bir tanıdık arıyor.
Bir aracı arıyor.
Bir “adam” arıyor.
Ve bu ülkede “adamı olanın” işi görülüyor.
Siyasetin Halkla Kurduğu Bağ: Hak Değil, Minnet
Kapıdaki kalabalığın asıl trajedisi şudur:
Onlar vatandaş değil,
müracaatçı haline getirilmiştir.
Sistem şunu öğretir:
“Sen hak sahibi değilsin; ancak iyi geçinirsen alırsın.”
İşte bu yüzden paşa, hikâyede herkese istediğini verir.
Herkes memnundur.
Ama o adam unutulmaz.
Çünkü o adam “almak” için değil “ölçmek” için oradadır.
Ve şu cümleyle bütün sistemin ipini koparır:
“Güç, kapıyı çalmayana ne yaptığınızdır.”
Bu cümle siyasete çok ağır gelir.
Çünkü siyaset, en çok ricacı olana güzel davranmayı sever.
En çok ihtiyaç sahibinin karşısında “cömert görünmeyi” sever.
Ama istemeyen, “minnet etmeyen”, “eğilmeyen” biri…
İşte onu nereye koyacağını bilemez.
Bugün Kapılar Değişti, Sistem Değişmedi
Bugün konak yok.
Ama:
-
makam odaları var,
-
özel kalemler var,
-
“randevusuz olmaz” duvarı var,
-
torpil hatları var,
-
WhatsApp’tan yürüyen ilişki ağları var.
Bugün paşa yok.
Ama:
-
siyasetçi var,
-
bürokrat var,
-
müteahhit var,
-
“kanaat önderi” kılığına girmiş çıkar temsilcileri var.
Ve bugün kapıda bekleyenler hâlâ var.
Herkes bir şey istiyor:
-
atanma,
-
iş,
-
tayin,
-
ihale,
-
kredi,
-
sosyal yardım,
-
dosyanın kapanması,
-
cezanın silinmesi…
Ve insanlar artık bir kamu düzeninden değil,
bir ilişki düzeninden medet umuyor.
İktidarın Sevmediği Tip: Kapıyı Çalmayan
Kapıyı çalmayan adam, iktidarların korkusudur.
Çünkü o adam:
-
yağcılık yapmaz,
-
alkışlamaz,
-
“reis” demez,
-
“başkanım” demez,
-
çıkar ilişkisine girmez,
-
biat etmez,
-
minnet etmez.
Üstelik en tehlikelisi:
talep etmediği için satın alınamaz.
Bugün sistem, “rica” ile yaşayan insanları sever.
Çünkü onları yönetmek kolaydır:
Bir imza, bir telefon, bir torpil…
Bir parça umut…
Bir parça korku…
Ama kapıyı çalmayan adam öyle değildir.
O adamın elinde hiçbir şey yoktur belki ama bir şeyi vardır:
Haysiyet.
Ve haysiyet, siyasetin ölçmek istemediği tek şeydir.
Halkın Sessizliği: Susmak Değil, Susturulmak
Bu hikâyedeki adam “sessiz”dir ama “susmaz.”
Bugün ise halkın büyük kısmı sessizdir çünkü susturulmuştur.
İnsanlar konuşmuyor çünkü:
-
işinden olabilir,
-
çevresinden dışlanabilir,
-
“nankör” ilan edilebilir,
-
“hain” etiketi yiyebilir,
-
sosyal medyada linç edilebilir.
Bu korku iklimi, “halk”ı yurttaşlıktan çıkarıp bir şeye dönüştürüyor:
İtaat eden kitleye.
Ve bu dönüşüm siyasetin işine geliyor.
Çünkü yurttaş sorgular.
Kitle alkışlar.
Sonuç: Asıl Tehlike İsteyenler Değil, İstemeyenler
Hikâyede paşa herkesi memnun eder.
Ama unutulur.
Çünkü o memnuniyet, gerçek bir bağ değildir.
O memnuniyet:
çıkarın ürettiği bir sessizliktir.
Yıllar sonra dolaşan söz boşuna değildir:
“Kapıyı çalmayan adamdan kork.”
Çünkü kapıyı çalmayan adamın derdi “menfaat” değildir.
Onun derdi “ölçü”dür.
Ve bugün de selam olsun:
-
kapı önünde eğilmeyenlere,
-
onay dilenmeyenlere,
-
“bir rica” ile var olmayı reddedenlere,
-
haklarını minnetle değil hukukla isteyenlere,
-
gücü alkışlamayan, gücü ölçenlere…
Çünkü her devirde azdırlar.
Ve tam da bu yüzden kıymetlidirler.